HENRY'DEN EL FRENİ!

19 Kasım 2009 Perşembe



Futbolda elle gol atan ilk futbolcu Maradona değildi elbette.Ama elle gol atıp , yaptığı emek hırsızlığını takdir-i ilahi olarak niteleme çirkinliğini ilk yapan kişi Maradona’ydı.Oldum olası sevemedim Maradona’yı.Maradona benim için hep yetenekli ama karaktersiz bir futbolcuydu.O nedenle Pele ile karşılaştırıldıklarında hiç düşünmeden Pele’yi tercih edenlerdendim.O nedenle futbol sonrası hayatındaki sansasyonları beni çok fazla şaşırtmamıştı.


Kendi evinde 1-0 mağlup olan İrlanda , Fransa’da inanılmaz bir mücadele örneği sergiledi.Hem deplasmanda sergiledikleri cesur futbolla hem de sportmen mücadeleleri ile galibiyeti hak etmişlerdi.Fakat Uefa başkanı Fransız olunca , maç Fransa’da ve Fransa cumhurbaşkanı önünde oynanınca hakemin yanlı kararlar vermesini anlayabiliyorum.Ama Henry’nin yaptığı ahlaksızlığı anlayamıyor ve kabul edemiyorum.Dünya kupası , Avrupa Şampiyonası, Şampiyonlar ligi gibi en önemli turnuvalarda onlarca maç oynamış , en üst düzey liglerde forma giymiş bir futbolcunun , diğer futbolcuların emeklerini çalmasını kabul edemiyorum. Kendi yaşadıklarını, benzer mutlulukları , benzer başarıları başka futbolcuların yaşamasına engel olacak düzeyde bir hırsı kabul edemiyorum.23 yaşında kariyerinin başında bir futbolcu olduğunuzu düşünün .Futbola başlıyorsunuz , pek çok yetenekli futbolcu arasından sıyrılıp üst düzey bir ligde oynama başarısını gösteriyorsunuz.Sakatlıklar , cezalar , medya vs gibi pek çok etken ile mücadele edip milli takım seviyesine geliyorsunuz.Pek çok futbolcunun kariyerinde olmayan Dünya Kupası’nda maç yapabilmeye yaklaşmışken bir emek hırsızı ortaya çıkıyor, kimilerine göre profesyonellik, kimilerine göre Tanrı’nın eli, bana göre ise düpedüz ahlaksızlık olarak nitelendirilmesi gereken bir davranışla hayallerinize limon sıkıyor. Ne hissedersiniz? Elle gol pası verdiğinde Henry’nin hemen yanında olan genç defans oyuncusu Paul McShane’de o anda öyle hissetti muhtemelen.

Futbolu kirletmesinden daha çok , genç futbolcuların hayallerini kararttığı için kızgınım Henry’e. Dünya kupası için Güney Afrika’ya gidecek olan herkesin kulağı VUVUZELA’nın gürültüsüyle çınlayacak ama Henry’nin kulaklarının çınlatan şey VUVUZELA olmayacak!




Read Full 1 yorum

URUGUAY'IN AVRUPA FUTBOLUNA HEDİYESİ - LUIS SUAREZ

18 Kasım 2009 Çarşamba


Klaas Jan Huntelaar Real Madrid’e gittiğinde herkes yerinin dolmayacağı endişesine kapılmıştı.Ajax’ın altyapısını ve sistemini bilenler ise Huntelaar’ın yerine , futbol piyasasına sunulacak olan yeni yıldızı beklemeye başlamıştı bile.


Ne babası 1987 yılında kucağına aldığı çocuğun bu kadar önemli bir yıldız olacağını biliyordu , ne de kendisi 21 yaşında Barcelona,Milan gibi takımların transfer listesine gireceğini.Biz 22 yaşına gelen Arda’nın kaptanlığına ve yurtdışına transfer olmasına erken derken, Uruguay’dan çıkan bu genç yetenek 21 yaşında , ülkesinden kilometrelerce uzakta , 3 . sezonunda Ajax gibi bir takımın kaptanı olmayı başardı.

Forvet pozisyonunda oynayan Suarez ,Kontraatak futboluna yatkın stili, mücadeleci fiziği ve mesafa tanımaksızın attığı şutlarla Avrupa’nın kalburüstü takımlarının transfer listelerindeki yerini çoktan aldı.

Bu sezon , Ajax forması ile oynadığı 13 maçta 16 gol atma başarısı gösteren Suarez , 22 yaşında olmasına rağmen milli takımınında vazgeçilmez oyuncusu.Dünya kupasını kazanan ve eol takımlar arasına girmiş Uruguay gibi bir ülkenin milli takımında 22 yaşında forma şansı bulmak ve 17 milli maçta 5 gol atma başarısı göstermek küçümsenmeyecek bir başarı.Muhtemelen 2010-2011 sezonu başladığında Suarez’in üzerinde başka bir forma göreceğiz.Ama o forma malesef bir Türk takımının forması olmayacak.Milan,Manchester United,Arsenal ve Real Madrid gibi takımlardan herhangi birinde gollerini seyredeceğiz.Bize düşen , Suarez gittiğinde Ajax forvetini kimin oluşturacağını beklemek.

Futbolun saha içi taktikler ve saha dışı masa oyunlarından ibaret olmadığını , ucuz ama yetenekli futbolcuları keşfederek , büyük bütçeli takımlara pazarlamanın endüstriyel futbolun bir gereği olduğunu farkettiğimizde Suarez gibi oyuncuları sahalarımızda görebileceğiz. Avrupa’nın ilk 5 futbolu içinde saydığımız futbolumuzun marka değerini , 35 yaşına merdiven dayamış futbolcular değil Suarez gibi genç yetenekler arttıracak.



Read Full 0 yorum

DOĞRU SÖYLEYENİ TRABZON’DAN KOVARLAR




Bu sene Türkcell Süper Lig’de futboldan başka herşeyi konuşuyoruz.

Derbi maçta çıkan olaylar, Başkanların soyunma odasına kadar inip teknik direktörüne hakaret etmesi, teknik direktörden habersiz antrenman saatinin değiştirilmesi , hakem yada başka yöneticilere küfür eden taraftarlara karşı sessiz kalan yöneticilerin, kendisine küfür edildiğinde ahlak bekçiliğine soyunması vs… vs …Bu liste uzar gider.

Milli takımımız Dünya kupasına gidemediği için boş geçen geçen haftaya ise Trabzonspor Teknik Direktörü Hugo Broos ‘un söyledikleri ( ya da söylemedikleri) damga vurdu.Gündem yaratmak konusunda son derece başarılı Türk Spor medyası boşluk doldurmaktaki ustalığını bir kez daha gösterdi.Gerçi Hürriyet’in Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök ‘’Gerçekleri kimse okumaz, bizim işimiz hayal satmak’’ diyerek tüm bu yalan dolanı samimi bir düzleme oturtmayı başarmıştı ama elin Belçikalısı bunu nereden bilecek !!

Bakalım Hugo Broos’un tepki çeken sözleri nelermiş :

‘Sabah 05:00 de ezan sesiyle uyanmak ilk başlarda beni zorlamıştı.’

Bunu eleştirenler , hiç alışık olmadıkları şekilde , aniden bir çan sesi duysalar ne yaparlar acaba?Hani islam hoşgörü dini idi , Nerede kaldı hoşgörünüz, demezler mi adama?

‘‘Trabzonlular’ın silah tutkusu olduğunu söylediğim yazılmış , Şehir merkezine gittiğimizde silah satan değil, av malzemeleri satan bir yerin önünden geçtik. Gazeteci bana dedi ki, ‘ne kadar ilginç, av malzemeleri satan dükkan var burada’. Ben de dedim ki, benim takım kaptanım Egemen’de av düşkünü. O da zaman zaman ava gidiyor.’’

Düğünlerinde, şampiyonluk kutlamarında , uluslararası maçlarda galip geldiğimizde havaya ateş açılırken insan öldürülen toplum biz değiliz sanki?At-Avrat-Silah deyişini şiar edinmiş bir toplumun bu söze tepki vermesi kadar anormal birşey daha olamaz herhalde.Ayrıca Belçikalı teknik adam böyle birşey demediğini sadece Egemen’in silah merakını anlattığını ifade ediyor.Egemen’in bile sesi çıkmazken başkaları niye konuşur anlaşılır gibi değil.

‘Trabzonlular’ın milliyetçi insanlar olduklarını söylediğim yazılmış , ben ise Trabzonlular’ın ülkelerini seven insanlar olduklarını ve her maçtan önce İstiklal Marşı’nda ve ulusal bayram günlerinde kulübe astıkları Atatürk posterleriyle bunu gösterdiklerini söyledim’

Milliyetçiliğin bu derece yoğun yaşandığı bir şehirde insanlar, bu ifadeler yüzünden birine tepki vermek bir yana , hergün evinden idman sahasına kadar omuzlarında taşırlar.

‘Kulübün yabancı antrenörler için değil antrenörler için bir mezarlık olduğunu söyledim.’

1972-1985 yılları arasında sadece 3 teknik direktörün görev yaptığı bir kulüpte , son 10 yılda 13 teknik direktör görev yapmışsa, sadece 3 aylık Trabzonspor kariyerinde bu tespiti yapabilen birini eleştirmek değil tebrik etmek gerekir.

‘Trafikte, kırmızı ışık yanarken geçen insanlar olduğu ifadesi bana ait değil.benimle röportaj yapan gazeteciye ait.Zira kendisi, arabamla birlikte şehir merkezine gittiğimizde böylesi bir olaya tanık olmuştu.Ayrıca şunu da bilmenizi isterim ki, eşim ve Jacky’nin eşi, geçen hafta kırmızı ışıkta geçen bir sürücü yüzünden belki de ölümleriyle sonuçlanabilecek büyük bir kazayı kıl payı atlattılar.’

Trafik canavarı ile içiçe yaşayan , futbol kurallarına trafik kurallarından daha çok önem verilen ülkemizde , sosyal bir yaraya parmak bastığı için teşekkür etmemiz , eşinin atlatmış olduğu kaza sebebiyle özür dilememiz gerekirken , yağ gibi üste çıkıp eleştirmekte bize has traji-komik bir durum.

Sayın Broos Belçika'li olduğu için belki yaşnanlara bir anlam veremiyordur ama Bu yanlış çeviri! Komedisi ve yaşanan süreç aslında geleceğin habercisi.Çok büyük ihtimalle, önümüzdeki aylarda , 10 sene içinde Trabzonspor’u çalıştıran teknik direktör sayısı 14 olacak.Yönetim kendini kurtarabilmek için ya taraftara hoş gelecek bir teknik direktör ya da bir futbolcu ile anlaşacak. Aynı Gerets gibi,Skibbe gibi, Hiddink gibi, Löw gibi saygın ama dargın teknik direktörler arasına Hugo Broos ismi de eklenecek .Ve kendi kısırdöngümüzde , içsel çekişmelerin tatlandırdığı futbol ziyafetimize devam edeceğiz..




Read Full 0 yorum

SENEDE 1 GÜN , 1 DAKİKA

10 Kasım 2009 Salı

Saat 09:05’te oturanlar ayağa kalktı, arabasında olanlar kornalarına bastı, yürüyenler durdu. Kimimizin gözleri doldu, kimimiz sorgulama faslına geçti, kimimiz etrafını kolaçan etti ayağa kalkmayan varmı diye. Hepsi topu temeli 1 dakika sürdü. 1 dakika sonra hepimiz, sömürülmüş beynimizi meşgul eden, işlerimize, ideal ve prensiplerden uzak, ben merkezli, faydacı hayatlarımıza geri döndük.

Her yıl sadece 1 dakika! Bir ideale adanmış bir hayatı anımsamak için ayırdığımız süre her yıl sadece 1 dakika. Prensiplerin, özsaygının değerini sorguladığımız süre her yıl sadece 1 dakika. Hayatını bir amaca adamanın, ömür boyu bir amaç uğrunda çaba sarfetmenin değerini farkettiğimiz süre her yıl sadece 1 dakika!Hayat nankör, insanlar bencil ama bu kadar mı? Bu kadar mı basit prensip, ideal, emek, insan gibi kavramlar. Bu kadar mı içi boşaltıldı SAYGI denen olgunun ?

Keşke her yıl sadece 1 dakika ayağa kalkmasakta; yaşantımızda, prensip ve ideallerimizde, kendimiz ve toplum için yaptıklarımızda, hayata karşı duruşumuzda, önem verdiğimiz değerlerimizi sahiplenişimizde göstersek saygımızı. Tabii önce prensiplerimizin, ideallerimizin, bir duruşumuzun olması lazım. Peki sizce var mı?

Paranın birincil amaç olduğu, bizi yönetenleri seçerken kriter olarak odun-kömür miktarı ve beyaz eşyanın niteliğini baz aldığımız, arkadaşımızı, sevgilimizi karakterine göre değil de kıyafetine ve cüzdanına göre seçtiğimiz, saygı gösterilenin isim değil ünvan olduğu, başarıya giden her yolun mubah sayıldığı bir ortamda prensip ve ideallerden bahsedilebilir mi? Peki prensip ve ideallerden yoksun bir birey, birey olarak değil de sadece “bi-rey” olarak görülüyorsa kabahati kendinde araması gerekmez mi?

Peki tüm bunlara rağmen; hayatını ülkesine adamış, en zor anlarda bile prensip ve ilkelerinden ödün vermemiş, hayata karşı duruşu , özsaygısı ve zekasıyla tüm dünyanın hayranlığını kazanmış bir insanı anmak için 1 dakika ayağa kalkmak neden? Alışkanlık mı, bir sınıfa ait olma çabası mı, bastırdığımız duygularımızın dışa vurumu mu , yoksa tüm bu kaybetttiğimiz değerlerimize özlem mi?

Seneye yine 09:05 olacak; oturanlar ayağa kalkacak, arabasında olanlar kornalarına basacak, kimisinin gözleri dolacak, kimisi hayatı ve kendisini sorgulayacak, kimiside saygısızlık yapan varmı diye etrafını kolaçan edecek.

Mi?


Read Full 0 yorum

ŞAMPİYONLAR LİGİNDE BU HAFTA

3 Kasım 2009 Salı




Diyarbakırspor Başkanı’nı ve Ercan Saatçi gibi iki futbol katilinin limon sıktığı futbol keyfimizin imdadına Sampiyonlar Ligi maçları hızır gibi yetişti.Grup maçlarının ikinci yarısı bu hafta başlıyor.Bu hafta maçlarına şöyle bir göz atalım :




Apoel – Porto :



Şampiyonlar ligi gruplarındaki misyonu tecrübe kazanmaktan öte bir anlam taşımayan Güney Kıbrıs takımı Apoel UEFA kupasına katılma mücadelesi veriyor.Avrupa mücadelesine en azından Uefa kupasında devame debilmek için kendi evinde oynadığı maçlarda puan yada puanlar almak zorunda olan Apoel için çok zor bir maç.Deplasmanda oynayan Porto’nun zorlansa bile maçı kazanacağını düşünüyorum.



Athletico Madrid – Chelsea :



Gruplardan çıkması mucize olan Athletico Madrid’in yoluna UEFA kupasında devam edebilmesi için kendi evinde oynayacağı maçı mutlak kazanması gerekiyor.Teknik direktör değişikliği sonrası , kendi evinde oynayacağı maçı kaybetmeyeceğini düşünüyorum.Chelsea her ne kadar Şampiyonlar Ligi’nin favorilerinden olsa da ,yeni bir başlangıç yapma hazırlığında olan Athletco Madrid karşısında galip gelebileceğini düşünmüyorum.Anelka’nın formu Chelsea’ye en fazla bir beraberlik getirebilir.



Bayern Münih – Bordeaux :



Lige kötü başlayan Bayern son haftalarda toparlanma sürecine girdi.Fransa ligi’nde mücadelesine devam eden Bordeaux Bayern’den daha iyi durumda olsa bile sezon başındaki formundan oldukça uzak.Bütün bunları gözönüne aldığımda kendi evinde oynayan Bayern Münih’in maçı kazanağını düşünüyorum.



Beşiktaş – Wolfsburg :



Son maçtaki performansı ve aldığı beraberlik ile gruptan çıkma ümidini koruyan Beşiktaş için çok önemli bir maç.Beşiktaş’ın bu maçı kazanması halinde gruptan çıkacağını düşünüyorum.Nihat’ın sakatlığı Beşiktaş için dezavantaj gibi görülsede , formsuz Nihat’ın eksikliğinin avantaj olacağını düşünüyorum.Formsuz Nihat’a bel bağlayıp 10 kişi oynamaktansa disiplinli bir alman takımına karşı 11 kişi sahada olmak bile yeterince avantaj sağlayacaktır.Fakat tüm bunlara rağmen Beşiktaş için çok zor bir maç olacağını düşünüyorum.

Eğer oynarsa İsmail Köybaşı ve Ferrari’nin performansının maçın sonucuna direkt etki edeceğini düşünüyorum.Bu isimlerin iyi oynadığı maçlarda , defansa güvenen Beşiktaş orta sahası çok daha rahat bir şekilde hücum ediyor.Ülke puanı açısından da büyük önem taşıyan bu maçta Beşiktaş’a şans diliyorum.



Maccabi Haifa – Juventus :



Çok formda bir Juventus karşısında Maccabi Haifa ‘nın en ufak bir şansı olduğunu düşünmüyorum.Kontraataklarla gol arayacak olan Maccabi Haifa karşısında ,taktik disiplinden kopmayan bir Juventus zorlansa bile maçı kazanacaktır.



Manchester United – CSKA Moskova :



Oynadığı 3 maçta da galip gelen M. United ‘ın kendi evinde oynayacağı maçta ilk yarıda bulacağı gollerle maçı kazanacağını düşünüyorum.Grupta 3. sırada olmasına rağmen düşüte olan CSKA’nın bu maçtan puan yada puanlar mümkün olmadığını düşünüyorum.



Marsilya - Zürih :



Grupta 3.lük mücadelesi vereceği düşünülen iki takımın mücadelesinden, sürpriz arayan ve ikicilik şansını zorlayan Marsilya’nın galip çıkacağını düşünüyorum.



Milan - Real Madrid :



Grubun kesin favorisi iki formsuz takımın mücadelesinden beraberlik sonucunun çıkacağını düşünüyorum.Gol yollarında zorlanan iki takımda takım savunmalarını ön plana çıkaracak.Taktik ziyafet ile futbol sefaletini aynı anda izleyeceğimizi umduğum maçın , az gollü beraberlikle sonuçalanacağını düşünüyorum.



Rubin – Barcelona :



C grubuyla birlikte Şampiyonlar Ligi’nin en denk grubundaki mücadelelerin bu haftanın en zevkli maçları olacağını düşünüyorum.Formda iki takımın mücadelesinin çok keyifli geçeceğini düşünüyorum.Kağıt üzerinde Barcelona favori gözüksede Rubin takımının formu gözardı edilmemeli.Kendi evinde oynayacağı maçta Rubin’in puan yada puanlar alacağını düşünüyorum.Barcelona’nın mağlubiyei sürpriz sayılmamalı.



Arsenal – AZ Alkmaar :



Arsenal için intikam maçı olacak olan bu maçta , kendi evinde, kendi seyircisi önünde Arsenal’i favori olarak görüyorum.Arsenal’in bol gollü bir galibiyet alacağını düşünüyorum.



D. Kiev – Inter :



Disiplinli oyununu mücadeleci futbolu ile süsleyen D. Kiev, kendi evinde oynayacağı maçta en az beraberlik için sahaya çıkacak . Ukrayna deplasmanları her zaman zor olsa da formda Inter’in galip geleceğini düşünüyorum.Önce Inter galibiyeti daha sonra beraberlik kokan maç gecenin zevkli karşılaşmalarından biri olacak gibi gözüküyor.



Fiorentina – Debrecen :



Çok fazla yorum yapmanın gerekli olmadığı bir maç.Fiorentina forvetleri ile Debrecen defansı arasından geçecek olan maçtan bolca gol bekliyorum.



Lyon – Liverpool :



Beraberlik kokan bir maç daha . Fransız ve İngiliz takımlarının maçları genelde bol gollü olur.Ben alışılmışın tersine ,bu maçta az gol olacağını düşünüyorum.Mantığım beraberlik , kalbim ise Liverppol galibiyetinden yana.



Sevilla – Stuttgart :



Gruptan çıkmayı garantilediğini düşündüğüm Sevilla’nın kendi evinde mağlup olmasını beklemiyorum.Sevilla kazanamazsa bile kaybetmez.Puan yada puanlara ihtiyacı olan Stuttgart’ın risk alması gerekiyor.Sevilla’nın golcü oyuncularının kalitesi riskli oyunu affetmez.



Standart Liege – Olimpiakos :



3 ihtimalli bir maç.Her iki takımında puan kaybına tahammülü yok.Her iki takımdan da dengeli ve temkinli bir oyun bekliyorum.Az gollü ve sıkıcı bir maç olacağını düşünüyorum.Ama erken gelen bir gol mücadelenin yönünü bir anda değiştirebilir.



Urziceni – Rangers :




Şampiyonlar ligi’nin sürpriz takımı Urziceni kendi evindeki maçta favori.Deplasmanda Rangers karşısında aldıkları galibiyetle dikkat çektiler.Fakat Ada futbolunun hızlı hücüm ve mücadeleci futbolunu sahaya yansıtabilirse Rangers rövanşı alabilir.Beraberliğin normal sonuç olacağını düşünüyorum.Bir takım beraberliği bozacaksa bu Rangers olacaktır.
Read Full 0 yorum

E.S. ES

1 Kasım 2009 Pazar



Arda Turan, hem Galatasaray'ın hem Türk futbolunun tartışılmaz en önemli, en gözde futbolcusu.Dün internette spor yazarlarının yazılarını okurken tesadüfen Hıncal Uluç'un yazısını da okudum.Tesadüfen dememin sebebi, Hıncal Uluç'un uzun süredir doğru yazı yazmak yerine, kendini ön plana çıkaracak ve polemik yaratacak yazılar yazmasıdır.Bu nedenlerle uzun süredir ne izledim ne de yazılarını okudum Hıncal Uluç'un, ta ki 'Arda'ya açık mektup' yazısını okuyana kadar.




Bu yazıda Hıncal Uluç Arda'nın konumunu ve Galatasaray için ne anlama geldiğini bu yazısında gayet güzel ele almış.Galatasaray takımının kaptanıdır Arda Turan ve asla baskılara boyun eğemez.




Yazıyı okumak isteyenler yazının linkini aşağıda bulabilir.









Bu yazıyı yazmaya başladığımda okumaktan her zaman için uzak durduğum bir şarkıcının video görüntülerinle karşılaştım.Hürriyet gazetesinin spor direktörü ünvanını, kayınpederinin destekleriyle alan bu şahsiyetiz kişinin ismini bile şu satırlara yazıp, yazımı kirletmek istemedim ama hepiniz bu şarkıcının kim olduğunu biliyorsunuz.




Malum takımın fanatik taraftarlığından öte bir adım ileri gidememiş olan bu kişinin bulunduğu mevkii gereği, yaptığı küfürlü konuşmalarının gazetesine ne kadar zarar vereceğini, Hürriyet gazetesinin Emin Çölaşan ve Bekir Çoşkun'u kaybettikten sonra büyük tiraj kaybı yaşayan gazetenin tirajlarının nasıl yarı yarıya düşeceğini düşünmesi lazımdı.Şimdi acı çekme zamanı şarkıcı. Bundan sonra olacaklar tamamen senin eserindir.


Şu boka bok deme boklar duyarak ar eyler
Boka bir zerresi düşse boku murdar eyler!




Bu cümleler Neyzen Tevfik'den malum şarkıcıya yazılmış sanki.Osman Tanburacı ağabeyimizin yazısında o kadar güzel durmuş ki bu cümleler, kusura bakmasın çalmak zorunda kaldım.Şarkıcı sen seversin böyle terapileri.Sen seversin torpilleri.Umarım torpille geldiğin o koltuğunda oturmakta güçlük çekmezsin.Ve umarım bir daha beni bu kadar çirkef, senin seviyende bir yazı yazmaya da mecbur etmezsin.


Anlayana: E.S.ES
Read Full 0 yorum

KÖRLER SAĞIRLAR BİRBİRİNİ AĞIRLAR

27 Ekim 2009 Salı

‘Benim vatandaşım işini bilir’Bu sözü ilk duyduğum andan beri sevmem.Şark uyanıklığını,çalışmadan emek sarfetmeden kısa yoldan başarıya ulaşmayı,başarıya ulaşmak için her yolu mubah sayan, makyavelistçe bir anlamı taşıdığı için.Ne zaman bu bakış açısı hayatımıza enjekte edildi , o zaman kültürel erozyon başladı.Hayatın her alanında görebilirsiniz bunu.İkili ilişkilerde , profesyonel hayatta , sağlıkta , sanatta , sporda her yerde.Hayatın bu kadar içine işleyen , bizi bu denli esir alan bir olgunun futbola yansımaması beklenemezdi.


Herşey futbolun endüstriyelleşmesiyle başladı.Endüstriyelleşme adı altında kendine has ama güne uygun bir sistem inşa edildi.Profesyonelleşme kılıfına sarmalanarak tüm değer yargıları ayaklar altına alındı.Kimin daha çok çalıştığı değil , kimin daha güçlü lobisi olduğu önem kazandı.Yetenekli olanlar içinden çalışan değil, bir cemaatin , bir mafya babasının desteğini alan futbolcular sistemin içinde kaldı.Başkanlık dönemleri boyunca ne yaparlarsa yapsınlar kaybettikleri seçim sonrası hiçbir yaptırım uygulanmayan,kulüpleri kendi egolarının oyun parkı olarak gören, reklam peşindeki yöneticiler vardı bu sistemde.Bu kulüpleri yöneten düzene uygun kişilerin yönettiği federasyon vardı bu sistemde. Hayatın bu kadar içindeki bir alanda siyasetçilerin yer almaması mümkün mü?Seçim vaadi olarak yıldız futbolcu transferi sözü veren milletvekillerini yadırgamaz olduk. Böylece körler sağırlar birbirini ağılar misali bir düzen kuruldu.Hayatının hiçbir alanında bu kadar sistemli , programlı yaşamayan bir millet, konu düzensizlik ve çarpıklık olduğunda sistem kurmakta gecikmedi.

Derbi maçla ilgili bir şey yokki bu yazıda diyebilirsiniz ama aslında derbi maç bu yazının tam içinde.Hayatımızı bu kadar etkileyen bir olayda yukarıda bahsi geçen aktörlerin yer almaması mümkün mü?Protokol tribününden başlayarak ,tüm stadı şöyle biz göz ucuyla incelerseniz bahsettiğim tüm bu karakterleri görebilirsiniz.Her maç öncesi ve sonrası birbirine laf sokan yöneticiler maça geldiklerinde gayet ikiyüzlü bir şekilde konukseverlik gösterileri yapabiliyorlar.Protokol tribününde birbirlerine çay,kahve ikram edenler, kalecinin gözüne tutulacak lazeri,maç öncesi ve sonrası rakip takım taraftarını tahrik edecek pankart ve şarkıları ayarlayarak,rakip takım oyuncularını kışkırtmak için her alternatifi düşünerek sonucu da şansa bırakmıyorlar.Kuralları koyanlar , kuralları uygulayanlar ve kurallara uyması gerekenler bu sistemin içinde yer alınca geriye sadece gösteriyi seyretmek kalıyor.Zaten işin en keyifli kısmıda o değil mi?O kadar emek sarfedilmiş.Onca lobi falliyeti yapılmış, onca pankart hazırlanmış, onca düzen kurulmuş, anlayacağınız bir ton EMEK sarfedilmiş.Karşılığını almakta hakları.Bu düzene ayak uyduramazsanız , bu sistemin içinde yer alamazsınız.Ya da ne kadar düzene uyarsanız o kadar sistemin içinde kalırsınız.

Dünya derbisinin teknik analizini yapmaya gerek yok.Zaten aslında ortada bir dünya derbiside yok.Biz sadece kendimizi kandırıyoruz.Hangi taktik , hangi sistemi konuşacağız ki?Defansa Yönetim kuruluna aldığın Belediye başkanının oğlunu koy,kaleye federasyon başkanını geçir,orta sahayı MHK başkanına emanet et ,forvete medya patronu, kenar yönetiminede Kasımpaşalı bir teknik adam aldınmı önünde hiçbir takım duramaz.Bu kadro Avrupa’da iş yapar mı?Zor.

Çünkü orada sistem farklı , anlayış farklı, kültür farklı.


Read Full 0 yorum

KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ

23 Ekim 2009 Cuma

Futbol bir insan olsaydı derbi maçlar bu insanın kalbi olurdu herhalde.Hele bir de bu maçlara futboldan fazla anlamlar yükleniyorsa,futbol sevgisi dışında da kendimizden birşeyler buluyorsak o maçlarda , o maçlar vazgeçilmez olur bizim için.Kral yanlılarının takımına karşı Katalan halkının mücadelesini simgelediği için çok farklıdır Real Madrid-Barcelona maçları.Mezhepler arasındaki çatışmayı temsil ettiği için önemlidir Glasgow Rangers –Celtic maçları.Fakirlerin 90 dakika için bile olsa zenginlere karşı galip gelme duygusunu tatmalarına sebep olduğu için farklıdır Boca Juniors-River Plate maçları.Hepsi büyük takımlar, ülkelerinin sembol takımları ama hepsi futboldan farklı bir anlam taşıdığı için dünyanın en önde gelen , en büyük derbilerinden sayılıyor.

Her ne kadar biz dünya derbisi olarak nitelesekte , ülke sınırları dışında pek kimse ilgilenmez Galatasaray-Fenerbahçe maçlarıyla.Her iki takımın taraftarları arasında da zenginler , fakirler, farklı siyasi görüşlerde , farklı dinlere mensup insanlar var.Ama bunların hiçbiri öteki takımda daha fazla değil.Belki de bu tarz bir farklı anlam taşımadığı için dünya derbisi değil.Bu ülke sınırları dışında yaşayan hiçkimsenin anlam veremediği bir çekişme var iki takım arasında bize özgü,farklı bir çekişme.Belkide bir sebep olmadığı için medyanın önderliğinde , bir sebep yaratılmaya çalışılıyor.Abartı haberler,kışkırtıcı demeçler, tahrik edici manşetlerle bir farklılaştırma, ötekileştirme, ayrıştırma çabasına girişiliyor fütursuzca.Tek düşünülen futbolun daha da ilgi çekmesi .Her ne sekilde olursa olsun bir şekilde yaşamın bir parçası yapılmaya çalışılıyor.Takımlarını masumca destekleyen, seven taraftarlarda bu tuzağa düşüyorlar kolayca.Daha kışkırtıcı sözcükler daha fazla haber, daha fazla haber daha fazla popülarite ,daha çok popülarite daha fazla para , daha fazla para daha çok ilgi vs vs .Bu sarmal içinde kaybolup gidiyoruz, düşünmeden,sorgulamadan.
Tüm bunların minimum yaşandığı, hakem hatalarından çok güzel hareketlerin aklımızda kaldığı, maç sonu .spor programlarına minimum malzeme veren, stat koridorlarında evsahibi takım futbolcusunun rakibini kovalamadığı,konuk teknik direktörün başının yarılmadığı,evsahibi kulübün yöneticilerinin mafya gibi değil gerçek bir evsahibi gibi davrandığı bir derbi yaşanmasını ümit ediyorum.Tabi ki iyi oynayan kazansın, tabi ki hak eden kazansın ama iyi oynayan ve hak eden BİZ olalım.


Read Full 0 yorum

Tamam mı? Devam mı? - MARCELO MORENO MARTINS

17 Ekim 2009 Cumartesi

Brezilyalı bir baba ve Bolivyalı bir annenin çocuğu olan Marcelo Moreno, 1987 yılının 18 Haziran’ında Bolivya’nın Santa Cruz de la Sierra kentinde dünyaya geldi.Brezilya'nın 20 yaş altı milli takımında oynamış olmasına rağmen daha sonra tercihini Bolivya'dan yana kullanmış ve Bolivya milli takımıyla çıktığı 15 maçta 7 gol atma başarısı göstermiştir.
22 yaşında, 1.87 m boyundaki Marcelo pivot forvet pozisyonunda oynayan, hareketli, her iki ayağını da iyi kullanabilen, gol sezileri ve top tekniği yüksek, duran toplara sert ve isabetli vuran bir oyuncudur.Son oynadığı Brezilya maçında attığı frikik golü, her ne kadar Brezilya ve Internazionale kalecisi Julio Cesar'ın hatası da olsa, görülmeye değerdi.
Profesyonel kariyerine 2005 yılında, 18 yaşında Esporte Clube Vitória'da başlayan Moreno bu takımda 2 sene içinde oynadığı 36 maçta 24 gol kaydederek genç bir oyuncu için oldukça dikkat çekici bir başarı göstermiştir.2005 yılının sonunda Brezilya 3.ligine düşmüş olan takımının, özellikle 2006 yılında gösterdiği performansla,tekrar Brezilya 2.ligine çıkmasında yardımcı olmuş ve Brezilya'daki diğer kulüplerin dikkatini çekmeyi başarmıştır.2007 yılının başında Brezilya 1.lig takımlarından Cruzeiro Esporte Clube'ya 267,000 £ gibi komik bir rakama transfer olurken, kimsenin dikkatini çekmemişti
Her ne kadar genç olsa da, hırslı bir yapısı olan Moreno istediği ilgiye, Brezilya 1.liginde oynadığı 32 maçta 25 gol atıp, Libertadores kupasında attığı 8 golle gol kralı olduğu gün, fazlasıyla kavuştu.Bir anda Avrupa'nın en önemli kulüpleri Cruzerio'nun kapısını çalmaya başlamışlardı.Özellikle Almanya ve İspanya takımlarından gelen tekliflere rağmen, Moreno 2008 yılının yaz aylarında hiç beklenmedik bir şekilde Lucescu'nun Shaktar'ına transfer oldu. Bu transfer için Shaktar Donetsk'in açıkladığı rakam 9 milyon EURO'ydu.Bu transfer sürecinde Werder Bremen de çok çaba sarfetmişti ancak bu rakama çıkamamıştı.
Marcelo, Shaktar ve Lucescu'nun UEFA kupasına uzandığı 2008-2009 sezonunda sadece 14 maçta yer aldı ve 768 dakika sahada kalabildi.Bu 768 dakikaya ise sadece 2 gol sığdırabildi.Kendisi dahil hiç kimse ondan bu kadar kötü bir performans göstermesini beklemiyordu ancak Ukrayna'nın soğuk havası, Güney Amerika'nın sıcak kumsallarından gelen Moreno'yu çok olumsuz etkilemişti.22 yaşında bu kadar fazla değişiklik onun kaldırabileceğinden çok fazlaydı.Shaktar ile kontratı 2013 yılına kadar devam ettiği için futbol oynamak için bir şeyler yapması gerekiyordu.Daha önceden kendisini çok isteyen Werder Bremen ve Thomas Schaaf kendisini 1 senelik kiralamak istediklerini Schaktar'a ilettiklerinde kuşkusuz buna en çok sevinen kulüp başkanı Akhmetov olmuştur.Yaptıkları yatırımın gözleri önünde eriyeceğini düşünürken, satış opsiyonunu da Werder Bremen'e vererek Moreno'yu 1 yıllığına kiralamış oldular.
Moreno için Werder Bremen son şans gibi görünüyor.Thomas Schaaf gibi Güney Amerika'lıların futbol dilini ve duygusallığını çok iyi çözmüş bir hoca ile çalışacak olması da Moreno için ayrı bir şans.Bu sene Moreno'nun senesi olabilir.İstediği havayı henüz yakalayamadı.Çıktığı 8 maçta sadece Almanya kupasında attığı 2 gol var.Ancak Almanya'ya alışma sürecinin Ukrayna kadar uzun olmayacağını düşünüyorum.Ve Thomas Schaaf'ın varlığını göz önüne alırsak, Bolivya'lı bu gencin patlama yapması kaçınılmaz gibi görünüyor.
Read Full 0 yorum

GELECEĞE GİDEN YOL GEÇMİŞTEN GEÇİYOR

15 Ekim 2009 Perşembe

''Sayın Demirören KartalCell in tanıtım toplantısında Tribünleri temizleyeceğim demiş! Sayın Başkan bu tribünler değilmiydi Serdar Bilgili' yi istifa ettirip sizi başa getiren. Oysaki Serdar Bilgili yönetimi Beşiktaş'ın çıkarları uğruna çok büyük bir adım atıp kapalı tribünün ortasını loca yapıp Çarşı’yı açık tribüne almıştı ve bu şekilde de büyük bir gelir elde etmişti. Sizin yönetime geldiğiniz gün bu düzeni yıkışınız kapalı tribünün ortasını Çarşı’ya emanet edişiniz –ki stadın en güzel yeridir –, dağıtılan bedava biletler – ki alan arkadaşlarım var- ve vermiş olduğunuz onca tavizden sonra ,hangi yüzle bütün bunlar taraftarın suçuymus gibi cıkıpta tribünleri temizleyeceğim diyebiliyorsunuz?? Adama gülerler. YETER YILDIRIM DEMİRÖREN diye bağıranları, gerçeği görüp isyanını dile getirenleri, Beşiktaş’ın geleceğinin sizin elinizde harcandığını düşürenleri, parayla tuttuğunuz adamlar susturamadı diye mi dağıtıyorsunuz bu tribünleri? Çarşı, Asya kartalları, Karagümrük ve bunun dışındaki küçük guruplardan kaçı cebinden bilet alarak maça giriyor? Bu adamlar kulüpten ve yönetim kurulu üyelerinden ihale alıyorlar mı? Hangisi gidip kartal yuvasından alışveriş yapıyor? Siz yaptığınız, yapamadığınız ve yapmadığınız her şeyle gerçek Beşiktaş taraftarını küstürdünüz başkanım. Gerçek Beşiktaş taraftarı artık uyandı ne zorla nede parayla susturulamayacak ARTIK YETER. Siz bu kitleyi dağıtamazsınız, göbekten bağlısınız. Onlar sayesinde başkan oldunuz .Serdar Bilgili gibi son dönemi muhteşem giden bir yönetimi bu adamlarla devirdiniz. Gerçek Beşiktaş taraftarı sizin alacağınızı ödemeye hazır. Birçok kişiye göre iyi bir Beşiktaşlı olabilirsiniz ,bana göre o da değilsiniz , ama artık size yakışanı yapın lütfen, sizinle olmuyor. Çarşıyı da istemiyorum,herhangi bir grubu da, sizi de. Bırakın maçlarda 132 desibel bağırmayalım, bununla da anılmak ta istemiyorum. Takım sürünüyor, ekonomik olarak çökmüşüz, başkasının alt yapısından çıkan adama 7 milyon eur veriyoruz biz alt yapıdan kimseyi çıkartamıyoruz. Her şey hatalı, her şey çarpık, her şey kötü gidiyor. Bırakın 132 değil 60 desibel bağıralım ama eşimle çocuğumla maça gideyim ,kapalı tribünün ortasından yer alabileyim, yerime oturabileyim, koltuk sahipleri yerlerine otursun, 500 kişilik yere 2000 kişi alınmasın. Bu düzende maçlardan önce “yerinize oturan var ise en yakın güvenlik görevlisinden yardım isteyiniz” anonsunun komik olduğunun farkındamısınız? Hangi koltuk, hangi güvenlik, bırakın bunları. Siz bu tribünleri temizleyemezsiniz onu da yüzünüze gözünüze bulaştırırsınız. Hangi işi doğru yaptınız? Hala her insan hata yapar diye açıklama yapıyorsunuz. İnsanın kendi hatalarını kabul etmek büyük bir erdemdir ama arada doğru işlerde yapmanız gerekmektedir. Ben sizden gelecek doğru işleri de artık kabul etmiyorum lütfen maçları ve Beşiktaş’ı tribünden hatta onu da boşverin evinizden seyredin.''

Aslında uzun zamandır Beşiktaş’taki yönetim – taraftar çekişmesine değinmek istiyordum.Blog’umuzun sıkı takipçilerinden Volkan Erdem Danabaş’ın başkan Yıldırım Demirören’e hitaben yazmış olduğu ,yukarıda okuduğunuz mektupla birlikte bu konu hakkında birşeyler karalamak şart oldu.


Doğup büyüdüğüm semt olması itibariyle Beşiktaş semtinin bendeki yeri farklıdır.Bu semtin adını taşıyan spor kulübünün içinde bulunduğu durumda , her ne kadar taraftarı olmasam da, doğal olarak üzüntü veriyor.Gerçi 16 yıl boyunca kulübe başkanlık yapan Süleyman Seba’nın ardından kim başkanlık yapsa bir memnuniyetsizlik olacaktı ama bu kadarını ne Beşiktaş taraftarları ne de diğer kulüplere gönül verenler tahmin etmiyorlardı.Süleyman Seba döneminde kazanılan başarılar sadece yerel düzeyde kalmış olabilir ama kupalardan daha önemli kazanımlar elde etmişti Beşiktaş kulübü.Sergilenen duruş, başarı yada başarısızlıkta takınılan tavır,taraftar-yönetim arasındaki saygıya dayalı ilişki hayranlık uyandırıyordu.Ama gelinen süreç gösteriyor ki , kendisinden sonra kulübe başkanlık yapacak,kendi çizgisini devam ettirecek özelliklerde bir yönetici yetiştirmemesi Süleyman Seba’nın en ve tek büyük hatasıymış.Gerçi Süleyman Seba’dan sonra göreve gelen Serdar Bilgili yeni bir soluk getirmişti kulübe ama o bile Süleyman Seba’nın yükseltmiş olduğu çıtaya ulaşamamıştı.Zaman içinde,Beşiktaş’ın kendisine hayranlık duyulmasına sebep olan duruş ve tavrı gitgide tükendi.Başarısız ve göz boyamaya yönelik transferler , taraftarlar ile yönetim arasındaki çarpık ilişki , yönetim kurulu üyeleri arasındaki uyuşmazlık ,verilen sözlerin tutulması gibi pek çok neden Beşiktaş’ın marka değerini düşürmeye başladı.Planlamadan ve stratejiden uzak, günü kurtarmaya yönelik politikalar sonucunda ligde neredeyse düşme hattına yaklaşılması ise taraftarın sabrını taşırdı.Geçtiğimiz sezon en büyük iki rakibi Galatasaray ve Fenerbahçe’nin başarısız olması yapılan yanlışların üstünü örtmüştü.Ama her iki takımında bu sene yıldız oyuncular transfer etmesi ve lige iyi bir başlangıç yapmaları Beşiktaş taraftarı ile yönetim arasındaki gerginliği yükseltti.Malesef Beşiktaş Başkanı’na yumurta ile saldırıldığınıda gördük.Süleyman Seba’lı dönemi yaşayanlar için bu gelinen nokta çok acı verici.

Kaybedilen marka değerinin geri kazanılması için ne yapılması gerektiğini anlamak için 1984-2000 yılları arasındaki sürece gözatmak yeterli.Beşiktaş kulubübün eski günlerine dönmesi için ihtiyacı olan herşey kendi genlerinde ve tarihinde mevcut .Tek yapılması gereken bunları hatırlamak ve tekrar uygulamaya koymak. Gerisi zaten çorap söküğü gibi gelecektir.Türk sporunun , türk futbolunun ama özellikle ezeli rakipleri Galatasaray ile Fenerbahçe’nin Beşiktaş’a ,ama iyi ve güclü bir Beşiktaş’a ,çok ihtiyacı var.Bu geçiş sürecinde Beşiktaş taraftarına düşen ise aslolanın , kalıcı olanın yönetimler değil Beşiktaşlılık ruhu ve duruşu olduğunu unutmamak.Tepkileriyle,sloganlarıyla farklı bir tavrı ve tarzı olan Beşiktaş taraftarına yakışanda bu.
Read Full 0 yorum

HAFTANIN MAÇI

14 Ekim 2009 Çarşamba



Milli maç sonraları genelde liglerde sürpriz sonuçlara rastlanır.Sakatlık,yorgunluk,birlikte yapılan idman sayısının azlığı vs kulüp takımlarını olumsuz etkiler.Bu nedenle kulüp takımları derbi niteliği taşıyabilecek önemdeki maçlarının milli maç sonrasına denk gelmesini istemezler.

Fakat bu hafta sonu , yine milli maçlar sonrası , Avrupa’da derbi olarak nitelendirilebilecek maçlar var.

Milan-Roma,Werder Bremen- Hoffenheim , Juventus- Fiorentina ve Valencia –Barcelona maçları haftasonuna keyıf katacak maçların en önemlileri olarak göze çarpıyor.Fakat tüm bu maçlara rağmen , blog ekibi olarak Galatasaray-Trabzon maçının haftanın maçı olduğu konusunda hemfikir olduk

Bu tarz maçlarda istatistiklerin bir önemi olmadığına inanırım.Geçmiş maçlardaki skorlardan çok takımların o günkü durumları maçın sonucunda etkendir.O nedenle maç istatistiği vermektense kendi yorumumu paylaşmayı tercih ediyorum.Önce her takımı ayrı ayrı değerlendirip daha sonra bu veriler ışığında biraz Nostradamusçuluk oynayalım.

Galatasaray takımı; her ne kadar Arda gibi ,Keita gibi ,Elano , Kewell ve Baroş gibi tek başına maçın gidişini değiştirecek futbolculara sahip olsa da , bu futbolcuların hemen hepsi aynı anda form düşüşü yaşadığında kaçınılmaz puan kayıplarının ortaya çıkması şaşırtmadı.Form düzeyinin düşüşü , erken açılan sezonun getirdiği bıkkınlık beraberinde motivasyon kaybını getirdi ve Galatasaray hiç beklemediği puan kayıpları yaşadı.Bu puan kayıpları yaşanırken oyun kalitesinin belirgin bir şekilde düşmesi erken uyarı sisteminin devreye girmesi anlamında bir şans olarak değerlendirilebilir.Bu hafta Trabzonspor ve bir hafta sonra Fenerbahçe ile karşılaşılacağını gözönüne aldığımızda bu erken uyarı daha da bir önem kazanıyor. Keita,Uğur ve Caner’in milli arada dinlenmesi ve takımla birlikte çalışmasının son derece önemli olduğunu düşünüyorum.Keza sakatlıktan yeni çıkan Ayhan’ın maç eksiğini milli takımda gidermeside önemli bir avantaj Galatasaray için.Trabzon maçında Arda , Elano gibi forvet arkası yada gole dönük ortasaha oyuncularından çok , kanat oyuncularının ve ön libero mevkisinde oynayan oyuncuların maçın sonucuna etki edeceğini düşünüyorum.Bu düşünce doğrultusunda ve yukarıdaki veriler ışığında milli maç arasının Galatasaray’a önemli bir avantaj sağladığını söylemekte bir sakınca yok.

Aslında Trabzon ile Galatasaray’ın son durumları arasında pek bir fark yok.Asıl fark son duruma gelene kadar yaşanan süreçte.Ersun Yanal’ın erken istifasıyla teknik direktör değişikliğine giden Trabzonspor’da ,yeni teknik direktör ve sistemine alışma süreci yaşanıyor.Bu alışma evresinde , milli oyuncu sayısının az oluşu ve sezonu daha geç açmak, Trabzonspor’un Galatasaray’a karşı avantajları.Ama skora direk etki eden oyuncular ele alındığında aynı avantajdan söz etmek mümkün değil.Sezona çok iyi başlayan Ceyhun , Cale ve Colman şu ana kadar takımı taşıyan oyuncular olarak göze çarpan isimler.Bu futbolculara Umut, Barış, Zafer ve Selçuk'ta uyum sağladığında çok farklı bir kimlik kazanıyor Trabzonspor ,ama bu uyumu sağlayabildikleri maç sayısı son derece sınırlı.Defans ve kanat organizasyonundaki sıkıntıları da henüz çözebilmiş değiller.Orta sahalarının dinamik oyunu ve mücadelesine forvet oyuncularının katkı sağlamasıyla maçları kazanmaya çalışan Trabzonspor’un maç kazanması için yediğinden bir fazlasını atması gerekiyor.Alanzinho’nun şimdiye kadar sergilediği dengesiz ve istikrarsız oyun bu oyuncudan beklentileri sınırlasa da, gerçek performasını ortaya koyduğu takdirde Galatasaray defansını çok zorlayacağı kesin.Tijikuzu’nun takım ile yaşadığı sorunlar ,Egemen ,Tayfun ve Engin’in dağınık oyununu kontrol altına alabilirse Hugo Broos’un güven tazelemesi beklenebilir.

İçinde bulundukları durum itibariyle her iki takım içinde son derece önemli olan bu karşılaşmada

Trabzonspor , defans ve orta saha uyumunu sağladığı takdirde , Gökhan Ünal’ın da Kayseri günlerini hatırlamasıyla yorgun Galatasaray defansını zorlayabilir.Kendi ceza sahasının her santimetrekaresini kullanmayı seven Leo Franco’ya karşı , aşırtma golleri denemeyi seven Gökhan Ünal’dan ve uzaktan attığı gollerle tanınan Selçuk’tan gol beklenebilir.Ama maç esnasında benim en çok ilgimi çekecek dakikalar maçın ilk 15 dakikası olacak.Çünkü takımların birbirine oyunlarını kabul ettirmeye çalışacağı bu dakikalar maçın skoru konusunda da fikir verecek .Orta saha mücadelesi olarak geçmesini beklediğim bu dakikalarda Ayhan ve Mustafa Sarp ikilisine karşı , Selçuk ve eğer oynarsa Serkan’ın performansı maçın gidişatını etkileyecektir.Maçin başındaki bu anlarda eğer Galatasaray panik yapmaz ve maçı kanatlara yayabilirse ilk yarıyı skor avantajı ile kapayacağını düşünüyorum.Galatasaray’ın öne geçtiği maçlarda şimdiye kadar en az 3 gol attığınıda hatırlatmakta fayda var.Ama eğer Trabzonspor, kendi sahasında oynamanın verdiği motivasyonla ilk dakikadan itibaren yüklenecek olan Galatasaray’ın bu baskısını atlatabilir ve ilk yarı boyunca oyunu orta sahada sıkıştırmayı başarabilirse oyunu ve skoru kilitleyebilir. Galatasaray’da Keita- Kewell , Trabzonspor’da ise Colman-Alanzinho gibi kanat oyuncularının performansı skoru direkt etkileyecektir.Tüm bu verileri gözönüne aldığımda yaratıcı orta saha oyuncularının , bitirici ayaklarının çokluğuyla ve bu maçı Fenerbahçe derbisi öncesi Rijkaard’a destek gösterisine çevirmeyi planlayan taraftarının coşkusuyla motive olacak olan Galatasaray’ı bir adım önde görüyorum.

İstatistikler değişebilir ama değişmeyen tek şey Galatasaray – Trabzonspor maçlarının her zaman güzel futbolun sergilendiği maçlar olduğu gerçeği.
Read Full 0 yorum

KRAL ÇIPLAK


1954 yılında parayı havaya fırlatan küçük Franco bir ülkenin futbol felsefesine yön vereceğinin farkındamıydı acaba o kura atışını yaparken?Ya da bizi iki defa yenmesine rağmen 1950 yılındaki finallere gitmekten vazgeçerek biletini bize veren Avusturya ne derece kötülük yaptığının farkındamıydı?

Amacım Franco’ya acımasızca fazla sorumluluk yüklemek değil kesinlikle,ama işimizi şansa bırakma alışkanlığımız sıkıntı verici bir hale geldi artık.Yıllardır baraj maçı oynamadan yada son maçı beklemeden katıldığımız herhangi bir turnuva yok.Hep son maçlardan , son dakika gollerinden medet umuyoruz.Son dakikada atılan gol bizim kalemizdeyse şanssızlık ama rakip kaledeyse son ana kadar mücadeleyi bırakmamış oluyoruz.Her maç öncesi hakemin isminin açıklanmasını bekliyoruz mazeretlerimize kaynak oluşturmak için.Aslında harika futbol oynamamıza rağmen kolay gol yiyip zor gol atmaktan dert yanarız, futbolun hedefinin gol olduğunu gözardı ederek.Turnuva takımı olduğumuzu söyleriz ama mehter takımı gibi iki ileri bir geriden ibarettir turnuva geçmişimiz.

Sorun futbolcuda mı , yöneticide mi yoksa kültürümüzde mi?Yoksa hepsi birden mi acaba?Biraz ondan biraz bundan ama hepsinden az buçuk sanırım, aramıza yeni katılan Rijkaard’ın kısa yoldan yaptığı tahlilindeki gibi.

Kendimizi sorgulamadıkça, kazanırken bile yanlışlarımızı ortaya dökmedikçe hep elemelerin yada turnuvaların sürpriz takımı olarak kalacağız.Sözüm olan bilimsel değil gerçekten bilimsel veriler kullanmadıkça, değerlendirmeleri buna göre yapmadıkça hep birilerinin biletini bize vermesinden yada havaya atılan paradan medet umacağız umutsuzca.

5 yıl önce milli takımın başına geldiğinde çok heyecanlıydı Fatih Terim.Galatasaray’ın başına ikinici gelişindeki kötü performansını silmek istiyordu.O yeterince cesurdu, yeterince tecrübeliydi , yeterince bilgiliydi.Ama bunlar yeterlimiydi gelişim sürecinde cep telefonu teknolojisi ile yarışacak kadar hızlı olan dünya futbolunda yer kapabilmek için.Yoksa bütün bunların yanına biraz adalet , biraz profesyonellik , biraz gelecek mühendisliğimi katmak gerekiyordu?

Gelir gelmez çok görkemli bir ünvan ile başladı görevine imparator, Milli Takımlar Direktörü.

Herkes hayatında bir kere olsun milli takım yönetebilmek için akla karayı seçerken 3-5 milli takımdan birden sorumlu olacaktı.Hak etmemişmiydi?Tabii ki hak etmişti.Uefa şampiyonluğu apoleti taşıyan , Milan’a teknik direktör olmuş kaç tane Türk vardı ki?Peki genç milli takımların başına getirdiği yada kendisine yardımcı antrenörlük yapan teknik direktörler hak etmişlermiydi o görevi?Ya da hak etmek için ne yapmışlardı?Özgeçmişleri fazla kabarık değil di belki ama imparator’un en güvendiği futbolcularıydı onlar?Gerçi kendisinden aldığı görevle rakip futbolcuya tekme atana yardımcısını , Mehmetçiğini , sıkışınca medyanın önüne atmak ne kadar güvenle örtüşür, ne kadar sadakatla bağdaşır tartışılır.

Güven ve sadakat arkadaşlık ,dostluk için önemli bir kriter belki ama futbolda ,artık spordan çok bacasız sanayi gözüyle bakılan futbolda yeterli kriterler değil, olmamalı.

Peki futbolculara baktığımızda durum farklı mı?Göreve gelir gelmez düzenlediği ilk basın toplantısında yenilikten , geleceği kurmaktan söz eden imparator ne kadar hayata geçirebildi bu sözlerini?Rüştü,Hakan,Şaş,Emre,Servet ve diğerleri ne kadar yenilerdi ki?Milli takım teknik direktörlüğü 3 büyük takımdan kadro kurmak , araya lejyoner futbolcular serpiştirmekten daha fazlası olmalı.Mesela Mesut Özil’i en az LÖW kadar takip etmek, Eren Derdiyok için İsviçre’ye sıkça gitmek , oralara kadar gitmişken Ümit Durmuş için Avusturya’ya uğramak bu görevin parçası olmalı.Ama şark kurnazlığı ile Nuri Şahin’i milli yaptıktan sonra çocuğu bu tercihinden pişman edercesine yedek kulübesinde oturtmaktan fazlasını görmedik geçtiğimiz 5-6 yılda.Yeniliği şiar edinmiş teknik direktörümüz hep baba yadigarı futbolcular ve annemizin sandığından çıkan taktiklere mahkum etti bizi.

Biz futbolu değil kavgayı seviyoruz ve kavgayla besleniyoruz.Bu da yoruyor bizi ama farkında değiliz.Hep hakem rakipten yana , hep medya milli takıma saldırıyor , hep rakipler bizimle dalga geçiyor.Futbolu ,kendimizi ispat etme aracı yada gurur meselesi yaptıkça yerimizde saydığımızı fark edemiyoruz.Hep, o Rocky serilerindeki gibi en son yumrukta saklıyoruz umudumuzu.Ama çoğu zaman o son yumruğa gelen dek nakavt oluyoruz.fakat ne tarzımızı sorguluyoruz ne tercihimizi.Hep biz en doğrusunu yapıyoruz ama birileri yada birşeyler aleyhimiza çalışıyor,mani oluyor bize.O yüzden her maç öncesi medya ile dalaşılıyor, o yüzden her maç öncesi hakemin daha önce hangi takımımızı yaktığını araştırıyoruz.Hele birde rakip teknik direktör bir küstahlık! yaparsa taktiğimizi tam olarak uygulamış olmanın verdiği rahatlıkla başlama düdüğünü bekliyoruz.Halbuki asıl taktik o düdükten sonra başlıyor.En kısa sürede rakip kaleye gidip , rakibin bizim kalemize gelmesini mümkün oldukça geciktirmek kadar basit olarak ifade etmişti Gordon Milne futbolu.Ama biz kale önüne gitmektense kale arkalarında aradık hep başarıyı.

Avrupa Şampiyonasında son dakika golleri ile yarı finale çıktığımızda son dakikada gelen gole sevinmektense , bu gol neden son dakikaya kaldı diye sorgulayacak bir teknik direktörü istemek suç mu?Rakibin oyununu bozmak üzerine kurulu olan bir taktik yerine sistem takımı olmayı istemek suç mu?İsmail Köybaşı’nı Gaziantep’te oynarken ,Özer Hurmacı’yı Ankaraspor’da oynarken milli takımda seyretmeyi istemek suç mu?

Fatih Terim, Şenol Güneş , Mustafa Denizli üç aşağı beş yukarı hep aynı taktikler hep aynı futbolcular .O zaman değişiklik bunun neresinde?Son teknik direktör olması nedeni ile Fatih Terim üzerinden anlatmaya çalıştım sıkıntılarımı ama asıl mesele zihniyette , yaklaşımda ve olayı ele alış şeklinde.Kültürümüzün çok güzel yönleri var.Ama kötü olanlarıda değiştirmemekte ısrar etmemeliyiz.Çalışmak yerine işi şansa bırakmak , eleştirinin içeriğinden çok eleştiriyi yapana odaklanmak ,her eleştiriyi kişisel bir saldırı olarak algılamak,başarının emek gerektirdiğini gözardı ederek hep kestirme yollara sapmak , elde edilen bir başarıdan sonra bile özeleştiri yapabilmek , kayıplardan olduğu kadar kazançlardan da ders çıkarabilmek , seçimlerimizde kriter olarak kişisel ilişkileri değil yetkinlikleri baz alabilmek ilk aklıma gelenler.

Ne Fatih Terim’e , ne de Mustafa Denizli’ye teşekkür borcumuz olduğunu düşünmüyorum.Kendilerini yetiştiren Piontek ve Derwall’e hiçbir basın toplantısında , hiçbir demeçte, hiçbir röportaj da teşekkür etmeyenler , sözkonusu kendileri olunca neden teşekkür bekliyorlarki?

Son olarak ;Yıllardır türk futbolcusunu anlayacak teknik direktörleri aradık durduk.Birazda futbolcuların anlamaya çalışmasını beklesek artık.Belki futbolcuların anlatacağından daha fazlası vardır bir teknik direktörün.Bu nedenle bilgilerini aktaracak mecra arayan bir teknik direktör istiyorum . Futbolcularla baba-oğul ilişkisinden çok öğretmen-öğrenci ilişkisi kuracak kadar profesyonel , bir bilim adamı kadar araştırmacı bir teknik direktör. Ve eğer mümkünse ; Çocuklarını yabancı okullara gönderen , kendi sinemasından çok yabancı sinemayı seyreden , kendi liginden çok yabancı ligleri seyreden bir halkın tutarlılığıyla , yabancı bir teknik direktör istiyorum affınıza sığınarak.

Read Full 0 yorum